ATEME SAYESİNDE
- Ali Önderol
- 17 Ara 2024
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 2 Oca
Bugün kira ödeme günü. Ödemelerini hiç sektirmez, zamanında yapar. Kira ödemeleri kanunen banka hesaplarında görünecek şekilde yapılıyor, elden ödeme yok. Kanunlara bağlı yaşamayı görev bilen her vatandaş gibi o da ödemesini banka hesabından yapacak. Ancak hesabında yeterli para yok, olması mı lazım? Kıyıda köşede biraz dövizi var, olamaz mı? Koyacak cebine dövizini, atemeye gidecek, hesabına yatıracak sonrasında da mobil uygulama üzerinden döviz hesabına yatırdığı parayı Tele'ye çevirecek ve yine aynı uygulamadan parayı ev sahibinin hesabına transfer edecek.
Yaz aylarında şehir nüfusuna erişen beldenin, kış ortasındaki köy sefasını yaşamayı seçmiş, seçemez mi? Bu nedenle en yakın ateme 4,5 kilometre ötede. Az cefa, sefanın hamurudur diye düşünüyor, nefis bir havada, trafiksiz bir yolda dolmuşa binecek ve kasaba merkezindeki atemenin önünde inecek, buna ne kadar cefa çekmek denirse artık...
On dakika içinde geliyor dolmuş, biniyor. Atemeye varıyor, banka kartını çıkartıp takıyor, şifresini giriyor, para yatırma seçeneğine dokunuyor, döviz hesabını seçiyor, açılan hazneye dövizi yerleştiriyor, devam seçeneğine tıklıyor. Hazne kapanıyor, fır fır fır bir ses geliyor makine parayı sayarken ve hazne krroçk sesi eşliğinde tekrar açılıyor, para iade. Olmuyor. Bir daha deniyor, yine olmuyor. Kağıt paraları tek tek yatırmayı deniyor, bu da işe yaramıyor, ateme dövizi geri tükürüyor. Geçenlerde okuduğu bir haber aklına geliyor: "Piyasaya sürülen sahte dövizi algılayamayan atemeler döviz alımına kısıtlama getirdi..." Moralini bozmuyor, bozmalı mı? Hemen ileride, yaklaşık 100 metre ötede bir döviz bürosu değil de, döviz de bozan bir kuyumcu var, gidiyor kuyumcuya, tanışıyorlar zaten, eh küçük yer, herkes birbirini tanıyor. Merhabalaşma ve ateme ile ilgili kısa sohbetten sonra bozdurmak üzere veriyor dövizi kuyumcuya. Kuyumcu, "Ah, çok özür dilerim ama bunlar eski Yuro, alamıyoruz." diyor. Yahu bir Yuro ne kadar eski olabilir ki, bu yurolar neden nazi dönemi Almanya'sından kalma Mark muamelesi görüyorlar diye aklından geçire geçire çıkıyor kuyumcudan. Banka şubesine gitmeyi düşünüyor, orada dövizi alacakları kesin ama kendi bankasının şubesi 5 kilometre ötede. "Acaba daha yakın, başka bir atemeye mi gitsem?" diyor ve aklına 2 kilometre ötedeki aveme içerisindeki ateme geliyor.
Tekrar dolmuşa biniyor. Bu sefer ateme önünde inemiyor, biraz yokuş yukarı yürüyor ve önce avemeye sonra da atemeye varıyor. Kartı çıkart-tak, şifre gir, para yatırma - döviz hesabı seç, parayı yerleştir - devam et. Yok, olmuyor, krrooçk!, bu da parayı iade ediyor. Yine moralini bozmuyor, bozması mı lazım? 500 metre geride başka bir bankanın şubesi olduğunu nasıl da unuttuğu aklına gelince tebessüm bile ediyor.
Bu sefer dolmuşa gerek yok, yakın sayılır, yürüyor ve bankaya varıyor. Girişteki cihazdan sıra numarası almak için kimlik numarasını giriyor, ilgili işlemi seçiyor, cihaz sıra numarası basılı küçük bir kağıt veriyor: " Sıra no: 531" Oturuyor boş bulduğu bir koltuğa ve bekliyor. Arada '1302', bazen '103' numaralara sıra geliyor, şaşırmıyor. Sakinliğinin ödülü olan '531', dakikalar içerisinde çıliink sesi eşliğinde beliriyor. Yanan sıra numarası ile elinde tuttuğu kağıttaki numarayı hızlıca ve tekrar tekrar karşılaştırıyor. Aynı sayılar olduğuna emin olunca da gidiyor banka çalışanının karşısındaki cam bankoun önüne, oturuyor. "Merhaba, döviz bozdurmak istiyorum. Hiç bir atemenin almadığı bu eski yuroları (eşşşek gibi demiyor) alıp karşılığında bana Tele verir misiniz lütfen?" diye soruyor kibarca. Bankacı ile arasındaki cam banko sadece güvenlik için değil, aynı zamanda yeryüzünde olup bitenle alakalı şeylere de engel olsun diye konulmuş olsa gerek ki çalışan, "A-ah niye atemeler almıyor ki!" diye şaşkınlık ile eblehlik arasındaki bir ifade ile soruyor. "Bunlar sahte herhalde." diye cevap veriyor ve hızlıca "şaka şaka, kiramı yatıracağım da Tele'ye ihtiyacım var, bozar mısınız lütfen?" diye tekrar ricada bulunuyor. Bankacı parayı alıyor, para sayma - kontrol cihazından fırtfırt sesleri eşliğinde geçirip "Sahte değilmiş." diyor ve gülümsüyor. Az önce yapılan espriyi anlamış olabilme ihtimali belirince, çalışanın ebleh olma ihtimali de ortadan kalkar gibi oluyor. "Kimliğinizi rica edeyim, paranızı hazırlıyorum" diyor ve aldığı 8 adet kağıt Yuro karşılığında 140 adet kağıt Tele hazırlıyor. Tabii ki 140 adet kağıt fırtfırtfırtfırtfırt sesleri eşliğinde cihazdan geçerek hazırlanıyor. Sonra da makbuz ve imza, bir nüsha bankacıda diğeri kendisinde kalacak şekilde, kimlik de iade. Oluyor, bu sefer oluyor işte. Ancak şöyle bir durum da söz konusu: Eğer 8 adet kağıt Yuro'yu bu bankadan değil de kendi bankasının mobil uygulaması üzerinden bozdurabilseydi 140 adet yerine 144 adet Tele'si olacaktı. Umursamıyor, ya da umursamaz gibi yapıyor, yapamaz mı?
Bankadan çıkıyor ve bu sefer yürüyerek ilk uğradığı atemeye varıyor. Kartı çıkart-tak, şifre gir, para yatırma şeyine dokun, Tele hesabını seç, hazne açılsın, 140 adet kağıt Tele'yi yerleştir, vazgeç, bir seferde 100 mü 200 mü kağıt para yatırılıyordu-düşün, riske girme 100 kağıt yerleştir, yatır, ekranda gör, ekran sana para eklemek isteyip istemediğini sorsun, eklemeyi seç, hazne krrroçk diye yine açılsın, 40 kağıt daha koy ve yatıra bas. Fırfırfırıfırıfır sesini bekle ve ekranda paranın hesabına yattığını gör, ana menüye dönmeden kartını çıkart ve al. Aynı anda telefonuna gelen bildirimi oku, "....nolu Tele hesabınıza bıdıbıdı ... Tele yatmıştır." Oluyor işte. Son hamle; mobil uygulamayı aç, şifre gir, transferlerden kayıtlı olan ev sahibi hesabını seç, tutarı gir, gururu tut, gönder, onayla, tamam. KİRA YATTI. Atemeye "nasıl da yatırdım, nasıl da yerleştirdim" anlamına gelen bir el işareti yaparak ayrılıyor oradan.
Eve dönmeden, hazır kasabaya inmişken biraz alışveriş yapmaya karar veriyor. Kasabanın kasabına gidiyor, alıyor, veriyor, ne aldığı bizi ilgilendirmez, ilgilendirmeli mi? Çıkıyor, dolmuş durağına doğru yürüyor, aklından kirayı yatırabilmek için harcadığı ekstra zaman ve para geçiyor, hayalinde bankayı dava ediyor, aynı hayalde o davayı kazanıyor. Başka bir hayale geçerek bir önceki hayalde kazandığı davanın gerekçeli kararını okumaya başlayacakken durağa varıyor.
Durakta iki ilkokul öğrencisi ve bir de epeyce yaşlı adam var. Epeyce yaşlı adam çocuklarla sohbet ederken kendisinin çok eski bir ilkokul öğretmeni olduğunu söylüyor. O da bu sohbetin bir yerinde, epeyce yaşlı adamla konuşurken buluyor kendini. Dolmuşa beraber biniyorlar, beraber iniyorlar, epeyce yaşlı adamın oldukça ağır poşetini taşıyarak ona evine varana dek eşlik ediyor. Epeyce yaşlı adam, o kadar değerli, en az o kadar da paha biçilmez gerçek hikayeler anlatıyor ki, hayalinde bankayı dava etmekten vaz geçiyor. Vedalaşıyorlar bir daha görüşmeye karar vererek. Evine doğru yürüyor. Epeyce yaşlı adam aklından hiç çıkmıyor. Eve varıyor. Bu küçük hikayenin finalinde beliren Arif Öğretmen'in çok daha büyük bir hikayede tekrar belireceğinden emin şekilde mutfağına gidiyor.
Hiç ismi belirtilmeyen küçük kahramanlarla yazılan hikayelerin bir yerinde eğer bir isim geçiyorsa biliniz ki onlar Arif Öğretmen gibi büyük kahramanlardır. Belki bir gün onların gerçek öykülerini dinleriz. Olamaz mı?
Comments